Yazarın Yolculuğu

Yazarın Yolculuğu, bir kalem, bir defter ve biraz müzikle başlar… Katılımcıların 4 gece 5 gün boyunca kendilerini keşfetmeye ilk adımı atacakları eşsiz bir deneyim yaşamalarını amaçlar. Cem Mumcu ile yol arkadaşlığı edilen günler boyunca; aidiyet, konfor, ego, hayaller ve en önemlisi “hissedilenler” ele alınır, paylaşılır, görünür hale gelir. Yazarın Yolculuğu, bir yaratıcı yazarlık atölyesi değildir, meselesi “sen”le “sen” arasında olanların, “kendilerinden” “kendilerine” gidişidir aslında.

 

Yazarın Yolculuğu katılımcılarından;

“Aynalarla dolu bir koridordan geçmek gibiydi…” Evren

“Geri döndüğümde kapıyı açan eşim, ‘Karşımda bambaşka biri var’ diyerek karşıladı beni.” Evren

“O kadar büyük taşlar atıldı ki deniz dalgalandı. Belki de sadece dalgalanmadı, fırtına çıktı” Şeyma

“Olduğum kişi olduğum için kimseye laf anlatmak zorunda olmadığım bir yerdi. Birbirimize vardığımız, varabildiğimiz, varmayı denediğimiz bir deneyim… Şimdi hiç yalnız hissetmiyorum” İpek

“5 üst, 5 alt giysi attım bavuluma. 5 tablet antidepresanımı kattım yanına. 5 dakikacık olsun susturmak istiyordum zihnimi. 5 adım yaklaşmak istedim başka yüreklere. 5 günlük bir yolculuğa çıktım… 5 günde ayrıldım onlardan. Şimdi duyuyorum alt benliğimdeki 5 isteği ve susturuyorum üst benliğimin bana verdiği 5 emri… Onlara söyleyeceğim son söz; bazen iyidir aklın 5 karış havada olması!” Burcu

“Şimdi uçağa bindim. Eski hayatıma dönüyorum. Ama artık yeni bir benim. Yaşadığım inanılmaz yolculuğu düşündüğümde gözlerimden kontrol edemediğim yaşlar süzülüyor. Üzgün değilim, aslında tuhaf bir huzur hissediyorum. Neden ağladığımı bilmiyorum belki de eski ben asla geri dönmeyeceği içindir.” Aynaz

İngiltere… Bir “Kendine Bakma” Hikayesi…

13 Avrupa Kupası’nda 2 kez, 16 Dünya Kupası’nda 3 kez yarı finale çıkabilmiş (biri kupayla sonuçlanan bu başarıların bir kısmı 1960’lardan kalma), “gruplarda elenir onlar” diyenleri çok nadiren şaşırtmasının hemen ardından genellikle bir sonraki turda elenerek o şaşkınlığı gidermiş; müzmin başarısız, moralsiz, üzerinde inanılmaz bir baskı hisseden, “futbolun atası” İngiltere nasıl yarı final oynadı ve daha önemlisi elenmesine rağmen eve nasıl dönüyor?

 

İngiltere, 2018 Dünya Kupası’nın başında “Her zamanki İngiltere” profilinde bir takım. İngilizlerin genellikle dünya çapında –belki- 1 ya da2 yıldızları oluyor (zamanında Beckham gibi, şimdi biraz Kane gibi) gerisi kendi liglerinden Sterling ayarında adamlar. Kötü değiller elbette fakat bir Messi, bir Ronaldo etkisinde de olmadıkları açık.

 

Gruplarda ya da son 16 turunda hadi o da olmadı çeyrek finalde eleniyorlar. İngiliz Milli Takımı denince akla gelen bu. Benim de beklentim buydu.

 

Bu turnuvada İngilizler ilerledikçe “Bir sebebi olmalı” dedim kendimce. Çünkü yıllardır aynı bu takım, isimler değişse de aynı. O sebebi “Yaa şansa buraya kadar geldiler”e bağlamak istemedim, onu kabullenemedi aklım.

 

Bir ortasaha oyuncuları var. Adı; Dele Alli. Alli, takım psikologu için “Harika bir kadın. O konuştuğunda hepimiz onu dinlemek istiyoruz” dedi. Normalde futbolculardan pek duymayız böyle bir şeyi. Bir diğer oyuncu Eric Dier, “Onunla geçirdiğimiz son 6-7 ayda neler başardığımızı düşünüyorum” demiş. Benzer şeyleri diğer oyuncuların da söylediğini gördüm.

 

Sonra Guardian’a baktım, Daily Mail’e baktım, Daily Mirror’a baktım. İngiltere ciddi ciddi kendi milli takımlarındaki mental değişimi ve psikolog etkisini konuşuyor. Hatta Daily Mail başlığı şöyle atmış: “How the psychology of the England football team could change your life?”

 

Şunun peşindeler: “İngiltere Milli Takımı’nın psikolojisi (psikolojik anlayışı/yaklaşımı) hayatınızı nasıl değiştirebilir?”

 

İngiltere Milli Takımı psikologunun adı Dr. Pippa Grange. Tıp doktoru değil, psikoloji doktorası var. İngiltere Milli Takımı daha önce de psikolog kullanmış, fakat psikologun konumu şuymuş: “Konuşmak isteyen, bir derdi olan gidip konuşabilir. Psikolog aha orada.”

 

Grange, önce bunu değiştiriyor. “Takımın bizzat içinde olacağım” diyor ve giriyor içine. Grange, öyle kişisel gelişim kitapları bestseller olmuş bir isim falan değil. Ama daha önce Yeni Zelanda ve Avustralya’da rugby takımlarıyla çalışmış ve spor psikolojisinde uzmanlaşmış.

 

İngiltere Milli Takımı’nda kendini konumlandırmasını şöyle anlatmış: “Ben, onlar için şifa verici bir anne/hemşire rolünde olmamalıydım. Kısık sesle arkada kalmamalıydım. Ama tüm ilgiyi üstüme de toplamamalıydım.”

 

Psikolog bundan aylar önce göreve başladığında önce kampta serbest zamanlarda “küçük gruplar oluşturma” işini yapmış. Antrenmanların arasında, öncesinde, çıkışında bir araya gelen bu küçük grupların birbirleriyle hayat tecrübelerini konuşmalarını sağlamış. Şu an İngiltere Milli Takımı’nda “Yorkshire çocuğuyuz, birbirimizi anlıyoruz” diyen üç isim var örneğin. Dr. Grange konuyu en sonunda “endişe”lere getirmiş. Küçük gruplar kendi içlerinde içten bir biçimde endişe konuşur hale gelmişler.

 

Teknik direktörle tam uyum halinde çalışmış. Kendini kabul ettirmiş ve hocanın desteğini almış. Kendisinin tasarladığı kimi şeyleri, teknik direktör hayata geçirmiş.

 

Minik oyunlar oynatmış. Maçlardan sonra, sonuç galibiyet bile olsa herkesin telefona gömüldüğünü fark etmiş. Onun yerine Tunus maçından sonra futbolculara havuzda bir oyun oynatmış. Koca adamları şişme unicorn’lara bindirmiş, acayip eğlenmişler.

 

Takımın ana ruhunu “Kendi hikayeni yaz” olarak belirlemişler. “Geçmişi değil, beklentileri değil. Oradasın, o sensin, bu da senin hikayen” düşüncesini işlemişler. İngiltere hep tarihi arıyor, hep büyük bir baskı hissediyor. “Başarı” fetişleşmiş, bunu ortadan kaldırmaya, işi “hikayeni yaz”a getirmeye gayret etmişler.

 

İngiltere’nin uzun senelerdir derdi olan penaltılara özel olarak çalışmışlar. Futbolcuların bazılarının penaltı kullanmayı “Başlarına gelebilecek en kötü şey” olarak tanımladığını fark etmişler. Bazıları kafalarında bir maç sunucusu duyduklarını söylemiş penaltıya yürürken, penaltıyı nasıl kaçırdıklarını anlatan. Burada “fırsat” kavramı üzerinde durulmuş.

 

Harry Kane’in Panama maçı penaltısını direk psikologun anlattıklarına bağlayanlar var. Kane, topu penaltı noktasına koyuyor. İki defa Panamalılar yanına geliyor, rahatsız ediyor. Her ikisinde de Kane sakince topu yerinden kaldırıyor. Tekrar ellerine alıyor. Bekliyor. Ortam sakinleşince yeniden penaltı noktasına koyuyor topu. Derin nefesini alıyor, vuruyor, golü atıyor. Aslında süreci en baştan başlatıyor. “En baştan başla” öğretisi demişler.

 

Psikolog, sportif motivasyonun sadece geçmiş sportif başarılardan gelmediğini aktarmış. Bu yüzden futbolcular kendi hayat deneyimlerinden de faydalanmış; çocuk yetiştirmeden ortaokulda katıldığı bilgi yarışması birinciliğine, hayatında atlattığı badirelere…

 

“Güven” aşılamış, birbirlerine güven duymaları temel önceliklerinden olmuş.

 

Peki ya kaybetmek? Onu da şimdi göreceğiz. Yine Dele Alli’ye dönelim. Hırvatistan maçı öncesinde sorulduğunda Alli “Excited, not nervous” olarak tanımlamış duygularını; “Gergin değilim, heyecanlıyım.”

 

Gerginken eve dönüşü travmatiktir. Heyecanlıyken yenilgi iyi bir öğretmendir.

 

Gerginken, belki de eve hiç dönemeyiz. Heyecanlıyken yeniden başlayabilir her şey…

 

Harry Kane’nin penaltısı: https://www.youtube.com/watch?v=39p27EURFG8

 

Guardian: https://www.theguardian.com/football/2018/jul/10/psychology-england-football-team-change-your-life-pippa-grange

 

Daily Mail: http://www.dailymail.co.uk/sport/football/article-5935605/England-stars-hail-importance-squad-psychologist-Dr-Pippa-Grange.html

 

Daily Mirror: https://www.mirror.co.uk/sport/football/news/meet-england-psychologist-who-helped-12855098

Şimdi Diğerine Bakmanın ve Dinlemenin Tam Zamanı

 

Bir zen aşçısının bir lafı var. “Soğan doğrarken sadece soğan doğra.” diyor. Bu basit öneri hiç de sanıldığı kadar basit, dahası kolay da değil. Bu basit önerinin içindeki zorlukları belki sayfalarca anlatabilirim. Ama şu an en önemlisini söylemeliyim. Kendini düşünmeden yap, övülmek için, beğenilmek için, hayran toplamak için, seni beğensinler, diye yapma, beğenilmemek kaygısıyla da yapma. Sadece o yaptığın şeyi yap.
Eğer bir toplum seni selametle yürümek için kılavuz olarak seçtiyse, sadece onu yap. Kendini, hırslarını, aynadaki görüntünü, kendi kazançlarını ve kayıplarını düşünme. Onlar senin bütün bunları aşmış olduğunu düşündükleri için seni seçtiler. Kendini bırakıp kendinden dışarıda kalan herkesi düşünecek olgunlukta olduğunu düşündüler ve öyle olmanı isteyeceklerdir.
Sen yazar, sanatçı, müzisyen arkadaşım. Sen de şu an ne yapıyorsan onu yapmalısın. Daha çok beğenilmek, daha çok satılmak, daha önemsenmek için yapma. Yeni mevziler edinmek ya da kaybettiğin mevzileri geri kazanmak için yapma.
Sen medya. Sen de şu an asıl işini yap. Mevzi alma. Kayıp kazanç hesabı yapma. Sadece olman beklenen şeyi düşün.
Sen milletvekili. Kendini bırak. Sen yoksun. İşinin adının net olarak tanımladığı şeyi yap. Vekil olduğun emanetine sahip oluşun senin onurundur.
Sen polis arkadaş. Kendini düşünme. Senin destan yazabileceğin tek şey işindir. Halkını korumak senin işin. Bunu yap. Başka hiçbir şeyden korkma.
Sen ey hekim arkadaş. Sadece şifa verici ol. Bütün donanımını bunu için harca. Başka rantlar, başka korkular kafanı karıştırırsa hastanı kaybedersin. Bu senin kendine ihanetindir.
Sen hâkim, savcı, avukat arkadaş. Göğsün ve zihnindeki bütün kudreti halkına adalet sağlamak için ortaya koy. Adını, sanını, mevkiini düşünme. Gurur duyacağın tek şey asli işini yapmanın yarattığı görkem olacaktır.
Sen hangi yönde olursa olsun inancı, ideolojisi olan arkadaş. Hiçbir inanç ve ideoloji kendini düşünmek, kendine çıkar sağlamak için değildir. Hiçbiri kendi küçük hesaplarını düşünerek destanlaşmamıştır. Neye inanırsan inan, ne düşünürsen düşün tüm insanlığı hatta bütün evreni daha iyi kılmak adına olduğunu düşün. Bunu hissettiğinde kendinin o yüce varoluşun içine katıldığını hissedeceksin. Adını ne koyarsan koy bütünün içindeki anlamını keşfedeceksin. Bir atomun bile eksi ve artı değerlerinin arasındaki dinamiğin o atomun varoluşuna hizmet ettiğini düşün.
Sen yollarda direnen ya da direnenlere direnen arkadaş. Sen twitter’da yazan çizen dost. Yürüyüşünün, duruşunun, yazdığının paylaştığının ne kadarı kendin içinse onu bırak. Kendi küçük benliğinin ötesine taş. İnsan olmanın ihtişamına karış. Bunu ancak kendini bırakıp diğerine baktığında hissedeceksin. Direnen arkadaş, direndiğin yapıyı bunu yapamadığı için eksik bulduğunu unutma. O yapının seni anlamayan, asla duymayan, bir türlü ulaşıp duygunu anlatamadığın belki babana, belki annene, belki öğretmenine, komutanına benzediğini biliyorum. Bunun seni ne kadar üzdüğünü, çaresiz bıraktığını, öfkelendiğini hatta bu duygularını bile hiç ifade şansın olmadığını biliyorum. Öfken için ayrıca suçlandığını da biliyorum. Onların kendini düşünen taraflarının, seni duymasına engel olan tarafı olduğunu görüyorsun. Bu senin asla benzemek istemeyeceğin şey.
Sen kalbiyle şehadet eden arkadaş. Tanrı yoktur, diyorsun dilinle ve kalbinle. Allah’tan başka, diye ekliyorsun. Çünkü tanrı parçadır. Allah ise bütündür. Tekliktir. “Sadece kendine bakıp, diğerini duymamak” putunu kır. Sen bunun hüznünü yaşadın. Seni etiketleyen, içine almayan, hatta ezen yapıların içinde neler hissettiğini hatırla. En tehlikeli put insanın kendisidir. Çık kendinden, birliğin görkemiyle buluş.
Kimimiz Kürt, kimimiz, Müslüman, kimimiz eşcinsel, kimimiz ateist, kimimiz azınlık, kimimiz yabancı, kimimiz kadın, kimimiz fakir, kimimiz engelli olduğumuz için bunları yaşadık.
Şimdi hepimiz için kendimizden çıkıp başkalarına bakma, onları görme, duyma zamanı. Hepimiz bunun acısını yaşıyoruz. Başta sayın başbakanımızdan bunu talep ediyorum. Sonra hepimizden kırılmış ve yalvaran bir sesle bunu istiyorum. Kendimden, adımdan, sadece kendimden dem vuran her şeyimden biraz da utanarak.
Ağaçlar, haklı ve haksız ağaçlar, diye ikiye ayrılmaz. Hiçbir ağaç kendi isteğiyle bütünden kopup bir baltanın sapı olarak kendi kardeşini kesmez.

Kendini Gerçekleştirmek

 

Abraham Maslow’un ortaya koyduğu ihtiyaçlar hiyerarşisi sıklıkla bir piramit olarak düşünülür. En temel ihtiyaçlar piramidin tabanında yer alır. Nefes almak, yemek, içmek, ısınmak, barınmak gibi fizyolojik ihtiyaçlardır bunlar. Varsayıma göre açlık çeken birinin daha üst düzeydeki bir arzuya yönelmesi pek olası değildir. Bir üstteki katmanda güvenlik yer alır. Eğer kişi kendisini, ailesini ve içinde bulunduğu toplumu güven içinde hissederse bir sonraki katmandaki ihtiyaçları tatmin etmeye yönelebilir. Üçüncü katmanda ait olma ve sevgi gereksinimi vardır. Yani yaklaşık olarak başkalarıyla ilişki kurmak, kabul edilmek ve bir yere ait olmak… Daha da yukarı çıkıldığında saygınlık ve değer gereksinimi vardır ki bu prestij, başarı, yeterli olmak, başkaları tarafından tanınmak ve benimsenmek gibi ihtiyaçları içerir. Piramidin zirvesi ise kendini gerçekleştirme gereksinimi vardır.
Aslında anlaması çok kolay. “Aç ayı oynamaz” sözünden gidin. İnsan, bir alt katmandaki ihtiyaçları tam olarak gidermeden bir üst düzeydeki ihtiyaç kategorisine, yani kişilik düzeyine geçemez. Birey için o an baskın olan gereksinimler hangi katmana ait ise, kişiliğin gelişmişlik düzeyi de onun tercihinden bağımsız olarak bu gereksinim katmanına karşılık gelen düzeyde olabilir (istisnalar dışında). Yani denmektedir ki: karnını doyurabilen ama ciddi biçimde güvenlik sorunu olan birinin kendini geliştirmeye dönük bir kitabı okuması pek de beklenemez.
Piramidin tepesindeki katmana gelelim: Kendini gerçekleştirme, teoriye göre kişi ancak diğer ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra, kendini gerçekleştirmeye odaklanabilir.
Kendini gerçekleştiren insanların özellikleri nelerdir?

Kendi özelliklerini kabul etme ve demokratik dünya görüşü: Kendini gerçekleştirmiş insanlar, geçmişleri, şu anki konumları, sosyoekonomik ve kültürel düzeyleri ne olursa olsun kendilerini ve diğerlerini oldukları gibi kabul etme eğilimi gösterirler. Suçluluk duymadan ve kısıtlamalardan uzak biçimde, kendilerinden ve hayatlarından keyif alırlar.
Gerçekçilik: Kendini gerçekleştirmiş insanların bir diğer özelliği, gerçekçilikleri… Bilinmeyen veya farklı olan şeyler karşısında korkulu olmak veya yok saymak yerine, mantıklı bakış açısı sergilerler.
Problem odaklı olmak: Yine bu kişilerin, kişisel prensipleri ve sorumluluk bilinçleri gelişmiştir. Gerçek problemlerle uğraşmaktan zevk alırlar ve diğer insanların da hayatını güzelleştirmek isterler.
Doruk deneyimleri: Bu kişilerde sıklıkla doruk deneyimleri olur. Doruk deneyimi coşku, merak ve huşu yani handiyse dehşetle karışık saygı, zaman ve mekân kavramının unutulması gibi hislerle belirlidir (ki bu ayrı bir yazı konusu).
Otonomi: Bu kişiler diğerlerinin mutluluk ve memnuniyet tanımlarına uymak zorunluluğu hissetmezler. Bu otantik bakış açısı, kişinin o anı yaşaması ve her deneyimin güzelliğini takdir etmesine sebep olur.
Tek başınalık ve gizlilik: Bu kişiler tek başınalıktan (yalnızlıkla karıştırılmamalı) zevk alırlar ve gizliliğe önem verirler. Diğerlerinin dostluğundan zevk alırken, kendilerine zaman ayrımak, kendilerini keşfetmeye önem vermek gibi öncelikleri de vardır.
Derinlikli mizah anlayışı: Kendilerine ve durumlara gülebilirler ama başkalarının duygularıyla dalga geçmezler.
Spontanlık: Açıklık, geleneklere yapışıp kalmamak ve spontane olmak. Genel kabul gören sosyal beklentileri gerçekleştirmek için düşüncelerinde ve davranışlarında kendilerini hapsolmuş hissetmezler.
Yolculuktan keyif almak: Somut bir hedefleri olsa da, olayları başı ve sonu olan şeyler olarak görmezler. Bir şeyi başarmak için çıkılan yol da önemli ve keyiflidir.
Bütün bunlara ne kadar yakınsınız bir bakın. Ve fakat piramidin en tepesini arzu edenlere bir şey söylemeliyim. Orayı var etmek için geçmeyi beklediğiniz alt katmanlara ne gibi yükler ve beklentiler eklediğinize bir daha bakın. Güvenlik veya ait olma gereksiniminiz, sizin için ne zaman tam anlamıyla tatmin olacak? Daha üst katmanı harekete geçirecek doyum halinize ne zaman ve ne ile ulaşacaksınız? Etrafımızdaki birçok şey, o katmanları iyice büyütüp genişletirken hangi noktada bir üst katmana hazır hissedeceksiniz kendinizi? Dahası, size bir sır vereyim isterseniz: Benim bildiğim, gördüğüm, tanıdığım kendini gerçekleştirmiş bireylerin hemen hemen hepsinin temel özelliği, alttaki katmanları bir güzel, tıkabasa yaşamış, halletmiş, doldurmuş olmaları değildi. Bir biçimde o katmanları çokça değil ama anlamlı biçimde doldurmuşlar, hatta bazılarını önemsiz hale getirmişlerdi. Güvenlik gereksinimi katmanını geçmek için kapısında güvenliği olan bir sitede oturmayı veya ölümsüz olmayı beklememişlerdi. Hele hele ait olma gereksinimi içeren katmandan beklentileri hiç de fazla değildi. Zaten bu katmandan beklentisi fazla olan birisiyle piramidin tepesine ait olan özelliklerin nasıl da çeliştiğini anlamışsınızdır.

Ben Aslında Kimim?

 

Güçlü olduğumu hissetmek için başkalarının güçsüzlüğüne ihtiyaç duyuyorsam,
Zeki olduğumu tanımlamak için bile bir diğerinin aptallığına ihtiyaç duyuyorsam,
Barış yanlısı olmak için diğer tarafın şiddetini körüklemek zorundaysam,
İnancımın varlığını kendimle ilişkim üzerinden değil karşımdakinin inanmaması üzerinden gösterebiliyorsam,
Bir biçimde mensubu olduğum ırkın değerlerini tarif etmek için başka ırkların değerlerine saldırmak ihtiyacı içindeysem,
Mağduriyetimi göstermek için zalimler oluşturmak zorundaysam,
Suçsuz olduğumu göstermek için suçlulara ihtiyaç duyuyorsam,
Kendi haklılığımı diğer tarafın haksızlığı üzerinden tanımlıyorsam ve bunu yaparken yeni haksızlıklar yapıyorsam,
Kazanmak kelimesinden anladığım başkalarının kaybetmesiyse,
Kendime ait beğenileri ve zevkleri, “yüksek” olarak tanımlamak için diğerlerininkini aşağılamak durumundaysam,
Özgürlüğü sadece kendim için talep ediyorsam ve bu başkalarının özgür olmamalarını gerektiriyorsa,
Dostluğu tanımlamak için düşmanlara ihtiyaç duyuyorsam,
Sorumluluk ve özgürlük kelimelerinin ayrı yerlerde durduğunu sanıyorsam,
Karşı taraf olarak gördüğüm tarafı tahrik ederek aslında bizzat inşa ettiğim olumsuzluklarda kendimi de görmüyorsam,
Maruz kaldığım silahı kullanmakta ustalaşıyor ve gözümü kırpmadan ben de kullanıyorsam,
Başkalarının tabi olduğu düşünce sistemleriyle ve inanışlarla ilişkilerini aptallıkla veya kandırılmışlıkla işaretlerken kendiminkileri akıllı ve özgür seçimler olarak tanımlıyorsam,
Dik durmak kadar eğilmeyi de görkemli bulmuyorsam,

Gücümü içinde bulunduğum çoğunluktan ve içinde bulunmadığım tarafa sadece karşıt olmaktan alıyorsam,
Kendimi tanımlamamın her aşamasında karşımdakine ihtiyaç duyuyorsam,
Ben aslında kimim?

“Sorsak Ne İyi Olur” Soruları

Şöyle bir şey yapalım mı? “Sorsak Ne İyi Olur Soruları” diye bir laf edelim. Alt alta benim aklıma gelenleri yazayım. Dileyenler soruları, sorularını düşünsünler, altına eklesinler; daha da ileri gidip kimisi de bana yazsın. Belki sonra bazılarına cevap da yazarız. Ama aslolan cevapları değil. Ana mesele: “keşke sorsak, niye sormuyoruz?” Çünkü birileri hep size soru sormayı değil, sormadığınız soruların sonuçlarına çözüm aramayı dayattı. Değişmek isteyenler hemen çözümü aramaya yöneltildiler.

Hadi başlayalım:

Birine öfkelendiğimizde aslında “ne”ye öfkeli olduğumuzu sorsak.
Birine öfkelendiğimizde aslında “niye” öfkeli olduğumuzu sorsak.
Yaptığımız eylemlerin ne kadarını gerçekten hissettiklerimiz ve düşündüklerimiz nedeniyle yaptığımızı sorsak. Yaptıklarımızın ne kadarını “-e göre” yaptığımızı sorsak.
Ve yine en çok “ne”ye göre yaptığımızı sorsak. “Kim”e göre yaptığımızı sorsak.
“Kim” dediğimizin aslında kim olduğunu bir daha sorsak.
Yapmadıklarımızı da niye yapamadığımızı sorsak.
Yapmadıklarımızın ne kadarını aslında yapamadığımızı sorsak.
Kendi değerimizi neden kendimize değil başkalarına biçtirdiğimizi sorsak.
Başkalarına biçtirdiğimiz için kendi değerimize neden ulaşamadığımızı sorsak.
Başkalarını değersiz kılarak kendimizi neden değerli hissettiğimizi sorsak.
Onlara eklediğimiz eksinin bize nasıl olup da artı olarak eklendiğini sandığımızı sorsak.
Korktuklarımıza bakıp aslında neden ve “ne”yden korktuğumuzu sorsak.
Arzularımıza bakıp aslında “ne”yi, niye arzuladığımızı sorsak.
Neden saklandığımızı ve “ne”yden saklandığımızı sorsak.
Neden soyunduğumuzu ve “ne”ye soyunduğumuzu sorsak.
Neden bu marka otomobil kullandığımızı veya o markayı arzu ettiğimizi sorsak.
Aslında kim olmak istediğimizi sorsak. Neden “o” olmak istediğimizi sorsak.
Olmak istediğimize uygun yolda mı ilerliyoruz, diye sorsak.
Olmak istediğimize uygun araçlar mı kullanıyoruz, diye sorsak.
Olmak istediğimiz yere giden bir yola koyulmuş muyuz acaba, diye sorsak.
Değişsin istediğimiz şeylerin niye değişmelerini istediğimizi sorsak.
Onların ne kadarının asıl istediğimiz şeye ulaşmamız için gerekli olduğunu sorsak.
Başımıza gelenlerin neden geldiğini sorsak.
Neden bizim başımıza geldiğini sorsak. Başımıza aslında ne geldiğini sorsak.
Başımıza mı geliyor, biz mi başımızı oraya götürüyoruz, diye sorsak.
“Baş”ımız nerede, diye sorsak.
Beklentilerimizi neden bekliyoruz, diye sorsak.
Onlar mı bize gelir, biz mi onlara gitmeliyiz, diye sorsak.
Boşluklardan, beklemelerden, sessizlikten neden rahatsız olduğumuzu sorsak.
Boşluklar olmadan doluluk olabilir mi, diye sorsak. Öteki, diye tarif edip dışladıklarımıza, nefret ettiklerimize bakıp aslında neden öyle hissettiğimize baksak.
Onlara neden “onlar” dediğimizi sorsak. Onları “onlar” yapanın kim olduğunu sorsak.
Ve o “kim”in ne kadarının kendimiz olduğunu sorsak.
Yedi ölümcül günahtan hangisini en çok işlediğimizi kendimize sorsak.
Yedi ölümcül günahtan toplum olarak en çok hangisi ile derdimiz olduğunu sorsak.
Günah dediğimiz şeyin aslında kime karşı işlenen bir şey olduğunu sorsak.
Eğer Allah’a veya başka bir şeye inanıyorsak onu neden sevmek yerine ondan korktuğumuzu sorsak.
O denli yüce bulduğumuz şeyin nasıl bizim günahlarımızla azalıp bizim sevaplarımızla çoğalacağını sandığımızı sorsak.
İbadet ediyor ya da sevap işlemeye gayret gösteriyorsak aslında bunu ne için, kim için yaptığımızı sorsak.
Normal ne, diye sorsak. Anormal ne, diye sorsak.
Bunların tanımlarını, tanımlayıcılarını, zaman içindeki değişimlerinin nedenlerini sorsak.
Neden hem kayıptan hem de kaybetme özgürlüğümüzü kaybetmekten korktuğumuzu sorsak.
Neden hem birlikte uyanmak istediğimiz birini arayıp hem de onu bulmaktan korktuğumuzu sorsak.
Neden taahhütten, söz vermekten, vaat etmekten bu kadar korktuğumuzu sorsak.
Bunların aslında ne anlama geldiğini sorsak (ah bunu bir sorsak).
Neden hem bağlanmak isteyip hem de bağlanma ihtimalinden korkup kaçtığımızı sorsak.
Niye yaşadığımızı sorsak. Nasıl yaşadığımızı sorsak.
Nasıl ölmek istediğimizi sorsak.
Neden ölümden korktuğumuzu sorsak.
Neden hem “son”lardan hem de sonun olmamasından korktuğumuzu sorsak.
Neden hep diğerlerine bakarken soru sorduğumuzu sorsak.
Belki de en çok niye kendimize soru sormadığımızı sorsak.
Bu yazıyı okurken, çözüm önerisi olmadığı için neden rahatsız olduğumuzu sorsak.

X